Kategori arşivi: Yazılarım

Fare Kapanı…

Koca bir labirent var gözlerimin önünde, yükselen duvarlar iki yandan birden… İlerde görünen ufak bir ışık ama belliki kapandasın belli ki bir yere varmayacak ışıklar….

Belki aç olan midemize bir parça peynir bulmak için koşmaya başlayacağız. Sonra dönemeçler geçtiğin yollardan bir daha geçişler olacak… Sonuçta peyniri bulunca, yeniden daha büyük bir labirente koyacaklar bizi.

Zekamızı test etmek için. Sonra bir sonrakine sonra bir sonrakine…

Sendromania…

Hayat deli bir nehir gibi akıp giderken, sahipleniyoruz kendi kendimize sendromlarımızı. Ama güzel bir söz var geçenlerde ögrendiğim. “Kader son sözü söylediğinde bütün diller susar” .

Bu sözü okuma hikayem bile saatler sürecek felsefe tarzı yazılar yazdırabilir. Ama zaman geçiyor.Vakit yok kaybedecek…

Diller sustuğunda bir yerlerinden yakalamak ve tutunmak için… Temel yöntemler kullanılır. Hayat akar gider deli bir nehir gibi hızını kesmeden, arttırarak.

Üzüntü…

Üzüntüler hayatımızın vazgeçilmez birer parçası olmuş. Onlardan kurtulmak için ne kadar hızlı koşarsak koşalım kaçamıyoruz. Kemik görmüş aç köpekler gibi peşimizden koşuyorlar. İnsanız tabiki nefesimiz kesiliyor ve ısırıyorlar paçamızdan yada nerden yakalarlarsa işte.

Sebepleri çeşitli olabiliyor. Bunları ne ben açıklayabilirim nede başkası. Herkesin üzüntüye yakalanması başka başka…

Her ne kadar hayata negatif bakan bir insan olsamda hayatın mutlulukları da var. ( Hoş hiç te negatif bir adam değildim ama yaşadıklarım beni biraz zorladı 🙂  ) Acılar bizim peşimizden koşarken, mutluluğun peşinden koşan da biz oluyoruz. Ama biz ne kadar aç olursak olalım nefesimiz yetemeyebiliyor. Yakalayamayabiliyoruz. Siyasi slogan gibi olacak ama durmak yok yola devam. Aramaya devam elimizdekilerle mutlu olmaya çalışmaya devam.

Hep mutlulukları yakalamanız, bazen farkında olmadan acıların ve ısırılmışlıkların, kocaman gülümsemeniz dileğiyle…

Yüreğimdekilerden, ne eksik ne de fazla, ne de farklılaştırılmış…

Berkant…

Ağlama Anne…

Hatırlıyorum çocukluk günlerimi, pazenden bozma pijamalarla dolaşırdık sokaklarda. Paspal paspal ama bir o kadar mutlu. Yakınlardaki inşaatı hatırlıyorum önüne kum indirdiklerinde kumun içine elimizi sokup yaptığımız mağaraları hatırlıyorum. Sonra kendi yaptığımız mağaracıkların ertesi güne kalmasını heyecanla beklemeyi, çocukluk günleri işte, o zaman  ne ise adı bilmem ama heyacan demek geldi içimden… Ertesi günlerimizde hep yıkılmış ve inşaatın içine katılmış mağarıcıklarımızı anımsıyorum biraz buruk biraz tebessümlü…

Sonra babamı hatırlıyorum biraz fazla yaramazlık yaptığımızda kızmasını, babadan duyduğum çabuk eve eşşek sıpası lafı ile salya sümük annemize koştuğumuzu hatırlıyorum, şefkatli ama şımartmayan sevişlerini hatırlıyorum… Salya sümüğe karşımış anneeeeeeeee anneeeeee diyee ağlayarak eve gidişlermizin masumluğunu,

Sonra arka bahçede rahat durmadığımı her gün bir yerlerimden kanlar akarak eve gelişimi, kimi zamanda sesimi uzaklardan duyarak koşup gelen annemin, düştüğüm elma ağacının yapraklarını kanayan yaralarıma basmasını. Değil elma yaprağı o şefkati ile  zehri bile bassa iyi edeceğini anımsıyorum… Biraz tebessüm, biraz buruk, birazda kıymet bilmezliğimize kızarak ve hüzünlenerek

O zamanlardan başlıyor şefkate susamışlığımız, ve şefkat pınarının bizi dünyaya getirmiş olmasının güzelliği. Şefkat annelerde zamanla değişmiyor hiç, hep onların bebeği, hep onların salyalı sümüklü çoçukları olarak kalıyoruz. Ondandır ya kimi zaman onlara kızmalarımız oluyor, artık büyüdüm nidalarıyla…

Ama her zorlukta, sıkıntıda, acıda “ahh anam” çekiyoruz… Anaların şefkatlerini içimizde yer etmiş, ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar diyoruz..

Hep o şefkati arıyoruz, kimilerine nasip olan kimilerine nasip olmayan, Yüce Allah’ın herkese nasip etmesini dilediğim…

Arıyoruz da o şefkat şöyle  dursun, acı, samimiyetsizlik ve vurdumduymazlıkları gördükce o çok değerli şefkatin anlamını kavrıyoruz… Ondandır,  kimbilir,  yaş ilerledikce “ah anam” nidalarımızın artması…

Şefkat ve bütünleyicisi merhameti bulanlardan, gösterenlerden, yaşayanlardan ve hissedenlerden olma temennisiyle….

Bulunca yitirmeyin olur mu ?

Berkant, Ankara, 23 Temmuz 2008.  Çok geç olmayan ama geceyarsını geçmiş saatlerden….

Başkalarının değer yargılarıyla yargılanmak…

İnsan ilişkileri konusunda yazılar yazmaya çalışıyorum, ne kadar başarılıdır bilemem ama içimden geldiği gibi yazyorum…

Bugün de genelde çoğunluğun değil ama bazı insanların çektiği belkide o insanları yalnızlığa hapseden bir konudan bahsetmek istiyorum.  Hepimiz günlük hayatımızda sürekli olarak başkaları ike iletişim ve etkileşim içindeyiz. Ama maalesef bu iletişim ve etkileşim her zaman doğru olamayabiliyor.

Çünkü bizler karşımızdan aldığımız tepkileri ve iletileri kendi benliğimizin geliştiği ve büyütülüğü ortamlarda olgunlaşmış kişiliğimizle değerlendiriyoruz. Yani kendi değer yargılarımıza göre… Karşımızdaki ile empati kurarkende yine aynı durum geçerli yani kendi değer yargılarımız.

Mesela sürekli kandırılarak büyümüş bir insan,  yeni tanıştığı insanın adını öğrendiğinde acaba gerçek adı bu mu şüphesine düşecek, yada tamamen güven üzerine dayalı bir ortamda büyümüş insan adını bile yalan söyleyen insanın kimlik kartına bakma ihtiyacı hissettmeyecek…

Peki değer yargılarımzı nasıl test edeceğiz, bence her yeni insan bir şans vererek, her yeni soluğa başka bir gözle bakarak, her yeni bakışının derinlerine inerek…

Emek vermeye çalışarak… Ve değerlendirerek… Ama biraz olsun objektif… Biraz olsun başka bir kaç ortamda büyümüş gibi…

Ama belirgin bir gerçek varki sağlam temelleri olan, sağlam yapılmış bir bina ufak rüzgarlara sarsılıp yıkılmaz… Kiminin ufak rüzgarı, kiminin depremidir…

Şu an bu yazıyı kesmek zorunda olan benim de, yarın yolculuk yapağı gerçegi uykusuz gecemde ellerimin gücünün ancak bu kadara yetmesinden….

Sevgiyle,

Berkant 06.07.08. 04:57 Ankarada bir sabah…

Sabahın 4’ünde değişmeyen…

Kendimi bildim bileli gecelere alışkınım. Gecelere alışkın olmak demek aslında o kadar basit değil. Gecelere alışkın olmak demek, düşünmek demek, acı çekmek demek, anlayamamak demek, kabul edememek demek ve bence gecelere alışkın olmak: kendi kendini yemek demek…

Gece sabaha karşı evinin duvarları arasında dudaklarının arasında sigara, kafanın içinde düşünceler, huzursuz saatler, bekleyişler, kimsenin bilemediği ve bilemeyeceği yaşanmışlıklarımı hatırlamak, yaşadığım derin duyguların öznelerine dair yaptıklarımın ve içimden nelerin geçtiğini asla hissedilememesi, bilinememesi ama yinede benim bilinmesede yaptıklarım… Sadece Yaratan tarafından bilinen içim ve inandıklarım… Olabildiğine masumane…

Pastoral yalnızlığa gömülmek ve yaşamak…

“Pastoral yalnızlık” semada yalnız kalmış açıklaması bile yok sözlüklerde. Ben tarifleyeyim, iliklerime kadar yaşadığım ansızın yalnızlaşmalarımda… Kelimesi bari yalnız kalmasın belkide ısıtır içini benim eşlik edişim, ne kelime ne de sözlük farkında olamasada… Farkında olabilecekler pastoral yalnızlığı derinleştirsede…

Yalnızlığı yaşamak acı verse de , pastoral yalnızlık diye tariflemek temiz, yorgun, belkide biraz umutsuz bu içseliğimi oturmuş bana ve hissiyatıma. Belki bilinçsiz belkide bilinçaltımın yönlerdirdiği bu kelime… Cansız da olsa , onu yazdığımı bilmesede..

Yabancı kalmamış hareketlerime, yaşarken: duygusal ilişkilerimden günlük yaşamıma varana kadar. Neden? Çünkü eskileri özlüyorum olabildiğince, saflığını dünyanın ve insan medeniyetinin… Her ne kadar bilsemde insanların çook uzun süredir kaybettiği bu duygunun ve belkide hiç olmadığını. Bir imkansızı özlüyorum…Umutsuzca…

Bir imkansız bile olsa özlemek yer etmiş içimde…. Umutsuzluk yer etmiş içimde…

Yazımı bitiriyorum… , derinleştireceğim bir yalnızlığın içine bırakarak kendimi… Dökemediğim diğer duygularımı atamadan içimden… Cansız kelimelerimin yankılanması bekleyerek, diğer kelimelerimi başka hüzün saatlerime bırakarak…

Perdeden çıkıyorum…

Güdüler üzerine bir deneme…

Bilmem sizlerde izlediğiniz filmlerden etkilenir misiniz? Maalesef ben bazen filmlerin içine girip onları yaşıyorum. Maalesef, çünkü filmlerin içinde yaşamak kendi değer yargılarınızla olayları değerlendirmenize neden oluyor ve de sinir olursanız gece uykusuz kalıyorsunuz. Bu gecede onlardan birisi idi benim için ama maalesef  filmi değerlendirmek için enerjim kalmadı. Enerjimin tamamını sinir olmaya harcamışım sanırım. Güdüler üzerine bir yazı yazacaktım ama yazamadım.

Keşke sinir olmasaydımda şu filmi bir yorumlayabilseydim dedim kendi kendime 🙂

Kontrol etmek de bir güdü mekanizması sanırım hatta en önce geliştirilmesi gerekenlerden.

Hala sinir oluyorum. Ama yazı yazmak kontrol etmemi ve biraz daha rahatlamamı sağladı.  ALtbaşlıklarını yazdım daha sakin bir zaman sinirim kontrol altında güdüleri yazacağım, engellenemez, zamana karşı, hayatın içinden. Benimkiler gibi anlaşılmaz ama açıklandığı gibi basit…

Hatıralardaki Hikayeler…

Hatıralarım, herkesin hayatında olan belki biraz benimkinde daha fazla yer tutanlar. Hatıralar garip şeyler aslında, algılama biçimine göre değişiyor insanların. Kimileri hatıralarında mutlu olup, kimileri hatıralarında acı çekiyorlar, kimileri ise hatıralarını hissetmiyorlar bile.

Kontrol lazım hayatımızta olduğu gibi hatıralarımızı da yeniden yaşarken. İzin vermemeliyiz bizi çok etkilemelerine. Geçen geçmiş elimizde şu an var, yarını bir an sonrasını bile bilmiyoruz. İyi değerlendirmeliyiz. Yaşanan herşey kumbaraya attığımız bir madeni para… İyi hatıralar, gözlerimizde canlanacak küçük birer gülümseme acılar ise tecrübe hanesine yazılan kocaman boş yapraklar…

Hatıralar herkes için aynı değil, aynı anı paylaşarak ortak hatıra yaptıklarını düşünenler için bile. Çünkü herkesin algılaması farklı, eşiniz, sevgiliniz, dostlarınız, aileniz olsa bile. Herkes kendi payına düşeni yaşıyor, herkes kendine göre geçmişteki o andan birşeyler alıyor. Hatıralar bize özel, kimseye değil. O yüzden hatıralarımızdaki değerlerde kayboluveriyor bazen…Hatıralar anlamsızlaşıveriyor. Velhasıl hatıralar, garipsetebiliyor, hüzünsetebiliyor, güçlendirebiliyor.

Aynı andan aynı lezzetiği aldıklarınızı düşündükleriniz hariç kapsamından…

Bir iç çekiş, tatlısına da acısına da… Geçip gidiyor 🙂

Takmatik,Takamamatik…

takmatik3.jpgAnkara’nın yüksek yerlerinden olan Dikmen’de bir iş toplantısındayız. İçeri girerken kar hafif hafif atıştırmaya başlamış. Biz içerden çıktığımızda 1 saat kadar ğeçtiğini farkediyorum 🙂 Sonrada sokakları her yer karla kaplanmış. Sokaklarda arabalar patinaj çekerek yada kayarak ilerliyor. Zeki bir adam olan iş arkadaşımla arabaya biniyoruz. O bana binmeden abi ben giderim sende eve git diyor yollar kötü 🙂 Bende bişi olmaz binelim gideriz arabada kar lastiği var diyorum. Arabaya biniyoruz ve daha otoparktan çıkarken araba kayıyor:) Bir taraftan sinirleniyorum lastiklere nasıl kar lastiği bunlar diye ama anlaşılan kar lastikleri 2 sezondan sonra özelliğini kaybediyor.

Herneyse arabayı iterek yola kadar görürelim sonra nasıl olsa gider diyoruz, başlıyor bir hengame itmeye çalışıyoruz ama nafile arabanın çıkağı yok 🙂 Arada heyacanlı 4 çocuk geliyor yanımıza abi “itelim itelim” diye. Onlar bari eğleniyorlar kardan. Bir taraftan anlatıyorlar biraz önce araba döne döne çarptı adam şoka girdi diye 🙂 Arada da sövüyorlar dolmuşcuya bak nası basıyo …… 🙂 Onlarda fayda etmiyor itme husunda ama bende eğleniyorum onları görünce. Binada oturan iyi niyetli arkadaşımızında yardımlarına rağmen araba çıkmıyor. Allah’tan arkada zincirlerim var. Heyyt diyorum takmatik…

Sol tekere ben takmaya çalışırken, arkadaşımda sağ tekeri deniyor. Sol teker mucizevi bir şekilde cuk diye oluyor. Diyorum takmatik 🙂 Diğer teker biraz eğimli bir yerde kaldığı için burdan çıkartalım arabayı diyoruz ilerde düzeltiriz.

Yola çıkartıyoruz, söküyoruz takamıyoruz, takıyoruz sökemiyoruz , yaklaşık 45 k uğraştık ama ne hikmetse sol tekere cuk diye oturan zinciri sağ tekerimize aynı şekilde monte edemedik 🙂 Takamamatik oluyor oda:) İkisini de takan biz ama biri oldu biri olmadı. Fazla zorlamıyoruz artık soğuktan üşüyüp üst baş çamur olunca…

Herneyse yola kadar çıkıyorum, arkadaşım dolmuşa biniyor bende aşağıda kar buz olmayan bir yere kadar o halde idare edip zincirleri çıkartıyorum.

Maceralı bir akşam 🙂 Ama ne macera… Yolunuz açık olsun,

Atasözleri:Elden gelen…

Atasözlerimiz süper, çünkü çok zaman olaylardan sonra diyorun “atalar boşa konuşmaz”. Bugünde aynısını söyledim yeniden. Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz sözünü hatırlayarak.

Bu sözü neden söyledim acaba:) Çünkü kendi elimden gelmeyen bir işi yapmaya kalkıştım, organize ederek katma değer oluşturmaya çalışıyordum, ancak bir işi kendiniz yapamıyorsanız ve de ekibinizdeki insanlar sorumluluk sahibi değilse olay o noktada kopuyor ve “tamam o yapmıyorsa ben yapayım” da rezil bari olmayalım diyerek emeğinizi ortaya koyamıyorsunuz.

Sonuçta birilerine karşı siz sorumluluğunuzu yerine getirememiş oluyorsunuz, sözleri siz vermiş oluyorsunuz. Birçok insan için verdiği sözün değeri olmayabilir ama benim için değerli ve ben sözlerimi tutamadım. Çok basit bir konu ama benim için önemli. Ekibimdeki arkadaşların umrunda olmasada önemli. Şimdi bende karar aldım ve o iş kolundan çekiliyorum taki ben öğrenene yada sorumluluk sahibi ekip arkadaşları bulana kadar.

Öyle işte elden gelene mahmumsanız, durum kötü demektir. Hatta bu stress beni o kadar gerdi ki kolum kasılmaktan acıyor.

Planları gözden geçirme zamanı, ama her durumdan da ders çıkarmayı bilmek lazım. Ben çıkardım ona şükrediyorum.

Sizde eğer başkalarına güvenerek sözler verecekseniz, bir yada birkaç defa düşünün derim ben.