20 views

Bir Hikaye…

Mesai arkadaşlarımdan birisiyle bazı konuları tartıştık ve yorumladık. Onun cevabı güzel geldi :) Ben alacağım dersleri çıkardım ve çalıştım. Belki sizlerde alırsınız birşeyler.

Şeytanla kabristanda karşılaştılar. Şeytan çok neşeliydi. Adam sordu:
“Bu ne hâl?”

“Altın devrimi yaşıyorum.” diye cevap verdi ÅŸeytan.

Adam anlamazlıktan geldi: “Ne demek istiyorsun?” “Sen de pekâla biliyorsun,” dedi, “Asırlarca âhirzaman dedim durdum. Åžimdi artık mutluyum. O Asr-ı Saadet’te neler çektiÄŸimi bir ben bilirim. Hangi sahabeyi görsem dizlerimin takatı kesilirdi.

Hele Ömer, onu görünce saklanacak delik arar, yolumu deÄŸiÅŸtirirdim. Daha sonra da rahat yüzü gördüm sayılmaz. Sahabeler gitti, müçtehidler geldi. Her asırda bir kutup, bir müceddid, nice alim, nice veli…

Bana rahat yüzü mü gösterdiler?. Geylânî gitti, Gazali geldi; Rabbanî gitti, Mevlâna geldi.. Selçuklunun çöküşüyle biraz
rahat edeceğimi sandım. Ne gezer. Al sana Osmanlı Ama şimdi altın devrimi yaşıyorum. Evet altın devrimi.

Åžeytan, daha sonra da bir nârâ atarak “Gün benim, devran benim” diye ekledi.

“Milyonlarca, milyarlarca insanı nasıl yoldan çıkarıyorsun? Bunu hangi kuvvetle yapıyorsun?” diye sordu adam.

Åžeytan bir kahkaha savurdu: “ALLAH’ın onlara verdiÄŸi kuvvetle!” “Nasıl olur!?”

“Anlatayım,” dedi ÅŸeytan. “İnsana takılan bütün âletler, duygular, verilen bütün hisler, kuvvetler hep ALLAH’ın ihsânı.
Ben o insana ALLAH’ı unutturuyorum. İçine vesvese atıyor, ne lâzımsa yapıyorum. Oyunlar tezgâhlıyor, tuzaklar kuruyorum. Sonunda bana uyarsa, ALLAH’ın bu ihsanlarını benim istediÄŸim yönde kullanıyor. İşte bütün mesele bu kadar basit.”

“Demek sen ALLAH’ı biliyorsun?” diyerek hayretini belirtti adam.

Åžeytan acı acı gülerek; “Öyle lâf ediyorsun ki ÅŸaşıyorum” dedi.

“Hiç bilinmeyen bir Zât’a isyan edilir mi? Onu bilmeyen mi var? Ama kimisi Kur’an’ı dinler, emirlerine uyar.
Kimisi de beni dinler, isyan yolunu tutar. Bu ayrı mesele.”

Adam, ÅŸeytana silahlarını sordu. “Bunları ezberlemeye hafızan yetmez,” dedi ÅŸeytan. “En çok kullandıklarım dünya sevgisi, benlik dâvâsı, ÅŸehvet, gazap, hırs, haset, riya. Herkesin nabzına göre ÅŸerbet veririm.
Birine aldanmazsa, diÄŸerini sunarım. Kendime baÄŸlayıncaya kadar peÅŸini bırakmam. Bunu baÅŸardım mı iÅŸim kolaylaşır. Artık ben o kiÅŸinin ardına düşmem. 0 beni takip eder.”

Åžeytan onu bir kabre götürerek “Bak” dedi. Adam baktı. Toprağın altı da, üstü gibi seyredilebiliyordu

Åžeytan, “Åžu var ya,” dedi, “Bil bakalım, erkek mi, kadın mı?”

“Ne bileyim ben,” diye cevap verdi adam.

Åžeytan “vaktiyle” dedi, “ÅŸu kemikler bir kadının, ÅŸu ileridekine de bir delikanlının bedenleri sarılıydı.
İkisini de rahatlıkla parmağımda oynatıyordum. Bu kâinatı, ondaki harika hadiseleri, insanın mükemmel yaratılışını,
ölümü, hesap gününü, kısacası, her hakikatı unutturdum onlara. Şehvetten başka birşey düşünmez oldular.
Bir ömür boyu hayvan gibi yaÅŸadılar. Åžimdi de azap çekiyorlar.”

Mezarlıkta biraz ilerlediler. Åžeytan bir baÅŸka kabri gösterdi: “Bil bakayım,” dedi, bu kemikler zengin kemiÄŸi mi,
fakir kemiÄŸi mi?”

“Kemiklerden birÅŸey anlaşılmıyor” dedi adam. Ama mezar taşından bu ÅŸahsın vaktiyle zengin biri olduÄŸu belli.

“Evet,” diye cevap verdi ÅŸeytan. “Ben bu adamı servetiyle gururlandırdım. Mal sevgisi gönlünde o kadar yer etti ki,
işin birini bırakıp diğerine koşuyor, rüyalarında bile parayla uğraşıyordu. Ona rahat yüzü göstermedim.
Gayri meÅŸru kazançların peÅŸinde koÅŸturdum. Zâlim ettim, hırsız ettim, maÄŸrur ettim… Bunlar onu mahvetmeye yetti;
şimdi ilk hesabını veriyor. Şu berideki de bir fakirdi. Onu da bunun malına haset ettirdim. Kalbine kin ve nefret
tohumları serptim. Bu kadarla da kalmadım, onu ruhî bunalımlara ittim. Sonunda kaderi tenkide kadar götürdüm.
O da bir baÅŸka azap içinde. İşte bir taÅŸla iki kuÅŸ vurmak diye buna denir.”

Sözün burasında hiç alâkası yokken yine, “Åžu Osmanlılar yok mu,” diye içini çekti, ÅŸeytan”
kendileri gittiler ama, yine de bana çok çektiriyorlar. Fakat ben de intikamımı iyi aldım.”

“Nasıl aldın?’ diye sordu adam.

“Anlatayım,” dedi. Bunu söylerken göğsünü kabartmış, ellerini koltuklarının altına sokmuÅŸ, başını gururla dikmiÅŸti:

“Asırlarca dinin, îmanın ve namusun bayraktarlığını yaptılar. Nice plânlarımı akîm bıraktılar. Nice insanları ALLAH’a secde ettirdiler. Fakat, ÅŸimdi ne oldu? Onların torunları benim peÅŸimdeler. Hâyâ perdelerini sıyırıp çöpe attım.
Şimdi birbirlerinin namusuna kötü gözle bakmayı hüner sayıyorlar. Bu manzara beni keyfimden çıldırtıyor.
Dahası da var. Dün Osmanlının isminden dehşete kapılan Avrupalı, bugün memleketinize rahatlıkla giriyor.
İstediği gibi eğleniyor ve Meyhanelerinizde, kızlarınızın taşıdığı içkileri içiyorlar.Bu konuşmaları dinlerken adamın
içinde bir sıkıntı belirmiş ve şeytanın kendisini ümitsizliğe düşürmek istediğini anlamıştı.
Elbette daha fazla konuşturamazdı:

“Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.” diye baÅŸladı söze. “iÅŸte ÅŸimdi bu bahara girmek üzereyiz.
Sözünü ettiğin pespaye gençliğe bedel din, vatan millet için gece gündüz çalışan çırpınan, göz
yaşı döken yeni bir gençlik daha yetişiyor. Hem de akıl almaz bir hızla. Bunu sen de biliyorsun.
Nitekim onlarla durmadan uÄŸraşıyorsun. Öyle deÄŸil mi?”

Åžeytan adamın söylediklerini inkâr edemezdi. Ve yanından ayrılırken “evet” dedi biliyorum.

Ama yine de onlarla uÄŸraÅŸacağım.” deyip, kaybolması bir oldu.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Sphere: Related Content

Yorumlamak ister misiniz ?