Ankara’da doğalgaz çilesi…

Ankarada yaygın olarak kullanılmakta olan kartlı doğalgaz saatleri yeniyıla girerken bize eziyet eden birer makineye dönüştü. Nasıl diyeceksiniz, yapılan bir açıklama ile doğalgaza zam yapılacağı belirtild, yada öyle bir söylenti yayıldı, kaynağını bilemiyorum.

Böylece son 5 gündür videoada izleyeceğiniz yaklaşık 400 m’lik gaz alma sırası kuyruğu değişmedi. Günün her saatinde. Sabah 9 gibi bu videoyu çektim, durum vahimdi insanlara neden böyle işkence edilir dedim içimden, birçok teknoloji gelişmişken. Sabah 30 dk gibi bir sürede doğalgaz alma işlemini bitirebildim, o da sabah erken gittiğim, pazar sabahı olduğu için, arkdaşlar sabah enerjisi ile hızlı çalıştıkları için.

Vay benim memleketim :)

3(Three) Doors Down Cryptonite

Bu şarkı neden yok.Cryptonite… TIpkı olmak istediğim gibi. kriptonla beslenen süpermen sözler ilgisiz gerçi :)

I took a walk around the world to ease my troubled mind,
I left my body laying somewhere in the sands of time,
I see the world float to the dark side of the moon,
I feel there’is nothing I can do, yeah
I watched the world float to the dark side of the moon,
After all I knew it had to be something to do with you,
I really don’t mind what happens now and then,

Click to continue reading “3(Three) Doors Down Cryptonite”

Bir kıvılcım ver bana…

thunder_mexico.jpg


Yıldırım gibi,
Göklerden gelsende sen,
Saliseler kadar birleşecek olsak da,
Dokun bana bir kez,
Ayrılacak olsakda,
Özleyecek olsamda bir sonraki gelişine kadar,

Gelişlerinde şiddeti hissedirecek kadar,
Sev beni…
Yıldırım kadar güçlü,
Yağmur kadar özleten,
Toprak kadar kabul eden,
Benim gibi sürekli fırtınalar kopartan….

Berkant 28/12/07-Ankara

Başlık bulmak zor olsa gerek…

Yazıya başlarken bir başlık gerekir, yazılarımızı yazarken bu başlıklardan yola çıkarız. Daha doğrusu daha önceden kafamızda tasarladığımız konunun tümünü kapsayacak bir kelime yada kelimeler grubu buluruz olur o grubun adı başlık. Bende yazı yazarken, bugün dikkat ettiğim yazılarıma verdiğim başlıklar benzerlikler taşıyor ve içimdekileri anlatma için aklıma gelen başlıklar hep aynı.

Kendi kendime dedim ki henüz ilerleyememişim fazlaca, yada içimdeki fırtınalarını isimleri değişmemiş Kızdım kendime yahu insan bir ikisini bari dindirir. Yok ama acı çekmekten zevk alıyorum sanırsam:) Bugünde taktım kendi başlıklarıma ama gelişme var biraz alay ediyorum. E bu devran hep böyle gidecek değil ya düzelir elbet.

Başlıklarımız neler bir bakmak lazım bu hayata ilişkin, altını doldurabileceğimiz başlıklar seçmeliyiz. Yada daha önceden seçtiklerimizi, bizim için şeçilenleri irdelemeliyiz. Bunu yapabilmek için ise irdelemeyi öğrenmek gerekli. Önce öğreneceğiz sonrada irdeleyeceğiz. Düşünüyorumda ondan sonra mutlu olmak zor olmasa gerek.

Eğer kendimizi ve kainatı tanıyarak bir seçimler grubu oluşturursak , seçimlerimiz için yola çıkarsak ve ilermeyi arzularsak geri kalanlar arkadan gelecektir. Ama birinci öncelik yön verebilmek hayata, karar verebilmek başlıklara. En önemlisi de hayatımızdan, seçimlerimiz dışında kalan ve yönümüzü saptıracak zamanımızı çalacak olanları çıkartabilmeyi başarabilmek.

Zaten yapmak istediklerimiz yapmak mümkün olmayacak. Çünkü insanların emelleri her zaman yapabileceklerinden daha ileride olacak. Dolayısı ile elimizdeki kaynaları etkin kullanmalıyız, adı gençlik olabilir, zaman olabilir, para olabilir, sağlık olabilir.

Kaynakları etkin kullanmak ise tam bir beceri meselesi. Bu konuda ayrı bir süreç gerektiriyor. Hayat bu herşey bir süreç…

Kaynaklarımızı etkin kullanbilmek dilediği ile.

Deprem oldu. 01:49…

Yazı yazarken birden bire sallanmaya başladı ev. Sonra gıcırtılı bir gitme gelme… Snler sürdü sanırsam. Genelde huzursuz olmam deprem olurken ama ayağa kaltım telefon ve cüzdanı aldım neredeyse dışarı çıkacaktım. Aşırı konsantre vaziyete yazı yazıyordum. Şu anda dengem bozuldu sanki. :) deprem 5.5 büyüklüğünde 5 km derinlikte olmuş çok da küçük bir deprem değil. Haberlere baktımda şimdi.

Gerçekten boş dünya hayatı: kendimizi üzmeye, başkalarını üzmeye, kalbimize eziyet etmeye, yada dünyevi hiçbirşeye değmez. Bir deprem, bir dalga yada başka birşey alır götürür bizi. Sürekli atan bu kalbi anlamak lazım…

Yani herşeylerimizi sağlama almış olsakda bastığımız yer sağlam değil…

Geçmişler ola, Allah hepimizi korusun.

Kalp Atışları…

Dünyaya geldiğimizden beri, hatta dünyaya gelmeden atmaya başlar kalp. Dünyada başına geleceklerden habersizdir. Ne gibi sıkıntılarla karşılacak, kalbini hangi işler için yoracak. Neden kalp diyorum çünkü sadece kan pompalamak için yaratılmamıştır kalbimiz. Belkide tıp diğer bazı özelliklerini ortaya koyamadı, ama her fırsatta ağzımızdan çıkar: Kalp yarası, kalp ağrısı, kalbim sızladı, kalpsiz, iyi kalpli gibi sözler.

Demek ki kalbimiz vucudumuza kan pompalamanın haricinde bir görev daha üstlemiştir. Kalbimiz bizi ortaya koyan gerçeklerimizden önemli bir parçadır. Tıbbi olarakda istinai olarak yaratılmıştır: vucudumuzdaki bütün istemsiz (bizim isteğimize bağlı olmadan çalışan) kaslar (midemizdeki kaslar gibi) beyaz kas iken kalbimiz kırmızı kas (kolumuzdaki kaslar gibi) dokusu ile yaratılmıştır, güçlüdür dokusu ama istemsiz olarak çalışır . Dünyadaki meşakkatlere dayanmak, çok çalışmak için güçlü olmak zorundadır.

Atmaya başlar, ve ölüm gelip bizi alana kadar atar, farkında olsak da olmasakda. Kalbimiz iyi amaçlar için atarsa, kendini iyi hisseder. kötülük için atarsa kötü. Bu benim yorumun tabiki. Yaşam tarzı olarak farklı bir yol seçenler olabilir, çeşitli şekillerle. Seçme şansı, bedeni, kalbi, ruhu ve aklı olan biz insanlara aittir.

Vicdan da diyebiliriz belki kötülük ve iyilik yaparken kalbimizin dolayısıyla bizim hissettiğimiz bu duyguya. İyilik için atan yürekler temizler kendini ve temiz kalır, kötülük için attıkça ve izin verdikce kendimize, yaptığımız kötülükler için üzerine kara lekeler gelir… İnatla ısrarla bu davranışlarımıza devam edersek eğer bu kara noktalar kalbin tümünü kaplar ve artık kötüdür kalp. Simsiyahtır. Hissisleşir gördüklerine karşı, duyduklarına, yaşadıklarına karşı.

Derin bir terminoloji çizmek ne haddime kötülük ve iyilik hakkında, herkesini iyi ve kötü anlayışı başka. Bu anlayışı da temel bir biçimde insanların belirlemesi söz konusu bile olamaz, tabiki yine bence. Ama güçlü bir şekilde inandığım ise: Sadece bizi Yaratan’ın bu konuda önümüzü aydınlatabileceğidir. İnsanlar kabul etmesede şu içinde yaşadığımız dünyada bizim öğretilerimiz kaynağını burdan alır. Hangi ideoloji olursa olsun. Düşünün %99 hırsızların yaşadığı bir dünyada hırsızlık yapmayanlar “kötü”dür kimbilir. Ama şu an genel kabul gören kavram daha farklıdır ve o da kaynağını yaratılış fıtratımızdan ve bize gönderilenden gelmektedir.

Kötülük yapanlar yaptıklarının kötü olduğunu bilsede buna karşı kendilerine birer kılıf bulurlar. Şeytan bu noktada devreye girer herkese bir bahane bulmasında yardım eder. Kimi zaman gerçekten kötülüğe teşvik eder, zaafiyetlerinden yararlarnır insanların korumaya alamadıysak kendimizi. Kimi zaman kişinin kendisine yapılan haksızlıklarını kullanarak olur :”buna hakkın var sanada şöyle olmuştu” şeklinde, kimi zaman isyanlarından yararlanır benliğimizin, kimi zamansa Allah affeder diyerek.

Kalpler kirlenir, kirlenenler diğerlerini kirletmek için uğraşır. Kalpler yorulur bu devirde bence. Belki tıbben ilgisiz bir durumdur ama yediklerimiz/içtiklerimiz ve yaşam tarzımın bedenimize ve kalbimize yaptığı eziyetin yanında önemli bir etken daha var. Yaşam tarzımızın “kalbimize” yaptığı duygusal eziyetler.

Kendimize eziyet etmeyenlerden olma temennisi ile…

Berkant.

300m’den Türkiye

Bana e-posta ile gelmiş. Paylaşım güzel. Benim hoşuma gitti resimleri incelemek. Bir kaç işlemden geçirdikten sonra buraya ekledim. Bilmem neden yaptım ama ekledim. :) Alp Alper’in resimleri.

 

[gallery=15]

Ögrenmeye Çalışmak…

Her işi bitirmiş gibi bugüne kadar yapılmayan bazı işleri kendim yapmaya soyundum. Aslında bu işler benim yapabilme sınırlarımın ötesinde çünkü bilmiyorum nasıl yapılır. Ama birilerinin yapması gerekli. Oturdum bende kod yazmak nasıl olur onlarla ilgileniyorum. Tabiki bir işi tam olarak bilmeden yapmaya kalkınca başkalarının 15 dakikada yapacağı işler için ben saatlerce uğraşıyrorum.

Burda gene aklıma yine aynı şey geliyor : “Paranın gözü kör olsun” . Aklımda tonla proje var, yapılabilecek tonla konu Ama elim kolum bağlı. Bu bağlılık beni anormal bir strese sokuyor. Halbuki kafamdaki konuları yönlendirebileceğim ve koordinasyonu benim yapacağım bir ekibim olsa neler olacak neler diyorum. Belki bu da kendimi kandırmanın diğer bir yolu. Hem ekip sahibi olmak herkesin hayali. Olsun bende hayal edeyim ne çıkar :)

Bir taraftan etrafımı izliyor ve nasıl desem çobanlık mesleğini zorla icra edebilecek insanların çok farklı konumlarda bulunduğunu görüyorum.Ya benim hayata yaklaşımım yanlış yada ben, kendimi sandığımının ötesinde beceriksiz bir adamım. Kafamı kurcalar durur bu sorular.

Bir yerlerde bir yalnış yapıyorum. Ama nerde henüz bulamadım. Son günlerde aldığım ölüm haberleri bana “Lezzetleri yok eden Ölümü” yeniden hatırlatıyor, çoğunlukla aklımdan çıkmasada.

Bakınca basit anlamak bu hayatı, bir rüzgar bir dalga almış bizleri gidiyor. Yön vermeye çalışsakta aslında bir yön verebildiğimiz yok. En son noktalardan geriye doğru bakınca savrulduğumuzu anlıyoruz. Bence bu savrulmanın içinde Einstein bile var :) Herkes kendi payına düşeni yaşıyor. Sadece biz bilmiyoruz. Oturmakda olmaz çalışacağız…

Yaş ilerlemeye devam ettikce, günlerim geçtikce daha farklı bakmaya başladım. Daha karamsar, bu da bir çıkmaz sokak. Herşeyin bir çözümü vardır herhalde. Bir gün bizi götüren dalgadan daha büyük bir dalga alır bizi umduğumuz yerlere sürükler belki.

Bu dünyadaki hayalleri gerçekleştirmek zor. Ama diğer dünyamızla ilgili çalışmalarımızı yapmak kolay. Hiçbir ön şarta gerek yok, sadece sevmek ve gerekenleri yapmak, sabretmek var belli bir terminoloji içerisinde. Esas mutluluk getirecek şey de o zaten. Şeytanlarımızdan kurtulup o yola girebilirsek dalgalar, rüzgarlar yada her ne olursa olsun bizi ilgilendirmeyecek artık.

Tam bir blog yazısı oldu buda başı ayrı sonu ayrı. Ama karar aldım artık; çok yorgunum, sonra yazarım, başım ağrıyor gibi sözler yazmayacağım kendimi dünyaya açtığımı sandığım bu sayfada. Kİmin umrundaki milyarlarca insanın arasında benim sıkıntılarım. Herkes kendi yolunda, herkes uykusunda, diğer yarımküredekiler kimbilir ne haldeler….Ben ne yapıyorum. Tanıyorum kendimi yazdıklarımda….

Koca bir hiç bile olsa….

Berkant.

Aşayiş Problemi ve Sosyal Yaşam İlişkisi…

Arabamın kırılan camını yaptırmak için tamirciye gittim. Çok geçmedi başka bir kurban daha geldi. Onunda arabasında hanımı ve çocugu varken kocaman bir kaldırım taşını arka camına fırlatmışlar ve içinde 8 milyar bulunan çantayı alıp kaçmış o soysuz insanlardan biri. Hatta bir akrabası arkasından koşmuş ve yakalamış, adamın eline önce sopa ile vurmuş tekrar yakalayacakken “yaklaşma vururum demiş”. Adam da çekinmiş takip etmeyi bırakmış mecburen.

Şİmdi düşünüyorum bizim malımıza ve canımıza kast ediliyor ama biz kendimizi koruyamıyoruz. Biz çekip vursak adamı yada başka bir şekilde zarar versek suçlu duruma düşeceğiz. Adalet mekanizmasında böyle garip bir durum var. Hoş serbesti olsa bu seferde insanlar bahane ederek, kendi emellerine alet edebilirler yasaları. Bana zarar verecekti ben öldürdüm onu şeklinde. Sonuçta dünya burası. Tabi ben yasa yapıcı değilim . Yasalardanda çok iyi anlamam. Sadece içime sindiremediğim için canımı sıkıyor bu konu…

Çözüm var mı ? Yok, şimdilik. Bence benden daha iyi bilen bir çok kimse vardır bu durumu… Umarım birileri birşeyler yapar.

Son günlerde kulağımıza gelen ve sayıları artan bu tarz olaylar bana şu soruyu düşündürüyor : “Ülkemiz modernleşme sürecinde bazı değerlerine ciddi yaralar mı alıyor ? ”

Bence değerlerimizde ciddi bozulmalar var. Bunlardan birisini ele almak istiyorum, değerlerimize zarar veren şeylerin kaynağında olduğunu düşündüğüm bir konuyu. Tüm zamanların en çok tartışılan konularından: Kadınların çalışması.

Ekonomik ve bazı sosyal şartlar kadınların çalışması gerekliliğini doğurmuş durumda. Tabi bazı kesimlere göre. Derin bir konu, her yönüyle birden yazabilmem imkansız. Dolayısıyla biraz daha özel bir boyutuna inmek istiyorum: Çocuklar konusuna.

Aileler her ne kadar çocukları konusunda birlikte hareket ederek onları yetiştirmek zorunda olsa da daha fazlaca yük annelerin üzerinde doğanın bir kanunu olarak. Ama Kadınların çalışması ile birlikte evlenme ve doğum yapma yaşı yükseldi, kendi çocuğuna erişkin yaşa gelene kadar bakan anne sayısı önemli derece azaldı. Yaş yükselince, çalışma hayatı olunca; insanlarım tahammülleri ve ilgilenme sınırları daraldı. Ayrıca çekirdek aile sisteminin yaygınlaşması ile çocukla ilgilenecek ebeveynlerde yok. Eski sistem anneanne, babaanne bakmıyor artık çocuklarımıza bakamıyorlar. Onları parayla tutulan bakıcılar, kreşler ikame etmeye çalışıyor. Yarınlarımız onlara emanet. Burada onlarda-bakıcı camiasına- haksızlık etmek istemem ama kimse başkasının çocuguna kendi çocugu gibi bakmaz. Bu yadsınamaz bir gerçek.

Çok nadiren bakıcı tarafından daha iyi yetiştirilen çocuklar olabilir. Bu ise çocuğun ailesinin gerçekten “odun” olması ile ilgilidir. :)

Çok boyutlu olan bu konuda benim değerlendirmelerim sığ kalabilir endişesini taşımakla birlikte, artık ilgisiz yetişen, televizyonlarda gözlerini ayırmadan vurdulu kırdılı filmleri, dizileri seyreden, ailesindeki uyumsuzlukları ve güç çatışmalarını görerek büyüyen çocukların tam sağlıklı yetiştiklerini söylemek zor olsa gerek.

Toplumda yapılan değerledirmelerden konu ne kadar ciddi anlamak mümkün. Bir örnek : Onlarla belkide bizden çok zaman geçiren öğretmenlerimizden geliyor “Artık seviye iyice düştü, saygı sevgi yok ” demekteler. Genelde de suç onların üstünde kalıyor. Kendimize iğne batırmadan onlara çuvaldızı saplıyoruz.

Yeğliyoruz çalışmayı/çalıştırmayı, hatta geçenlerde benim bir bayan akrabam “ben çocuk bakmak yerine çalışmayı tercih ederim, daha kolay dedi. ” içimden anormal kızdım. Bakmayacağın çocuğu niye dünyaya getiriyorsun şeklinde. Onun gibi düşünenlerin sayısı fazla ise…. Vay halimize… Gelecekte daha kötü bir sosyal çevre bizleri ve onları bekliyor demektir.Çocukda yapalım kariyerde…. Bilahare yazabilirim umarım bir kaç satır daha…

Allah’tan umut kesilmez. Hepimizi ıslah etsin.

Dakota-Spichki…

Bu şarkıda da aşk var :) Hissediliyor ama tam anlayamadım… Kibrit demekmiş onu bulabildim.