Ankara’ya ilk kar düştü…

Ankara’ya ilk kar düştü saat 01 sıralarında, zayıf zayıf yağmakta idi. Saat 2 civarlarında biraz hızlandı ve yağdı yaklaşık 2 saat boyunca ince ince. Ben yine bilgisayar başındaydım. Özlemişim her yeri kaplayan bu beyaz örtüyü. Şİmdi baktım 10 cm kadar kaplamış her yanı kar, eskisi gibi öyle çok fazla yağmadı ama bu bile güzel geldi bana. Beyaz bir örtü her yanda beyaz bir temizlik. Tabi sabah bu kadarcık kar bile sorun çıkartabilecek bize işe giderken, bir yerlere ulaşmaya çalışırken. Altyapımız çok zayıf maalesef. Şurda özlediğimiz karın yağmasının bile tadını çıkartamayacağız.

Gene, gece ayaktayım ben tabiki .) Yarın ki planım ise uyumadan işe gitmek çünkü bu saatte yattığımda sabah kalkmakta sorun yaşayacağım o yüzden bu gece de böyle olsun varsın ne yapalım. Hem sonra kendimide eleştiriyorum, başkaları da beni eleştiriyor haklı olarak.

Uzun yıllardır bu devram böyle gelmiş böyle gider ama ben, kendi  yapmak istediklerimle tamamen uyumsuz bir yaşama biçimine sahibim.  Bu bir sorun aslında bu durumu düzeltmek istiyorum ama bir türlü başarılı olamadım. En temel problem bu konuyu çözünce diğer herşey arkasından gelecek bunu da biliyorum.

Hakkımda hayırlısı diyorum ne diyeyim 🙂

Sevgiyle,

X…

Eski yazdıklarımı okumaya başladım bu aralar. 🙂 Neler yazmışım neler. Bu da “X” ne demekse. Ama enteresan bir yazı olmuş . Hep bir arama modum var sanırsam. Buyrun :

X

Olumlu düşüncenin sınırlarını zorlayan yaklaşımların limitlerinde dolaşan bir gezgindim ben. Hep arayan araştıran bulamadan umutsuzluğa kapılmayan

Uzay bir ekrandı izlediğim sürekli ; insanlar test olmaya yarayan yaratıklar yaratılmışlar…

Hep bir sessizlik vorteksinde yaşamak istemiştim ama hiçbir zaman öyle bir yer bulmadım. Ama umudumu da kaybetmedim.

Uçan kuşun kanadını kırık görsem öyle üzülürüm ki kuş bile yanıma gelir beni teselliye çalışır sanki kırılan benim kollarım .

Hep düşündüklerim ve hep yapamadıkların oldu hep yaptıklarımla ve hiç düşünmediklerimle beraber .

İyi ki diyorum kimi zamanlara. Mantıksızlıklarımdı ama nedense iyi oldum seslerde .

Dağın bir kenarına bağırdım adımı, bütün sesler kayboldu duvarlarda, aradım adımı dağlarda ki mağaraların diplerine indim, magmaya dek sesim oradaydı yankılanıyordu, ateşte hala yok olmamıştı

Kim bilir seni bekliyorlardı kendimi duymamı sesimi alıp gelirken: Kendi

koridorlarımdan geçiyordum Ama geldiğim yerde değildim.

Bir çöl dibi kayasıydı girerken şimdi açmıştı çöl çiçekleri, dağ eğilmiş ağlıyordu bana

Hayat boyu kalacaktım orda ancak izin yoktu boş yaşamaya,

Hadi artık yeni arayışlara.

Berkant

Mart,2001

Saat 22.32 Sen yokken…

Çok hoşuma giden yüreğimin tellerini titreten bir yazı 🙂

Saat 22.32

Sen yokken…

Altında sohbetler kurduğumuz ağaçlar bana cevap vermedi seni görmeyince. Kaldırımlar bile sustu bana, seni bulamayınca yanımda. Gökyüzündeyıldıza sordum seni; o an, ” git bul onu ” deyip kaçıverdi gözden. Sen olmayınca hiçbir şey olmuyor. Yüzüne bakmadım diye melekler yüzlerini bana göstermediler. Biliyorum sana sarılmıyorum diye rüzgar üşütüyor beni.

Hesap soruyor bana. Neden?

Sana kalbimi açmadım diye çiçekler açmıyorlar. Bülbül bile küsmüş bana, sana sevgimi söylemedim diye. Hüznünü yaşıyor senin. Üstünde yürüdüğüm toprak dedi bana: ” Ölürsen, sevdiğini söylemeden; ben bile kabul etmem seni… ” Tabiat bile seni görmeyince yanımda düşman kesiliyor bana. Meğer her şeyler seni benden daha çok severmiş…

Ben mi ne yapıyorum? Bense… Bense… Seni göstermiyorlar diye gözlerime bakmıyorum. Anlatmadılar diye küskünüm ellerime Sana koşamıyorlarsa ayaklarım, dargınım onlara Yalnız yüreğimle barışığım, Seni olduğundan daha çok sevdi diye.

Niçin mi sana sevdiğimi söyleyemiyorum? Ne zaman seni sevdiğimi söyleyecek olsam, Allah şunu soruyor bana: ” O’nu seven sen misin, ben miyim?” …

O yüzden hep şunu söylüyorum sana: Allah seni çok ama çok seviyor…

From: Old “Chilekk”

Bana bir öpücük verdi…

Eskilerden kalmış bir yerlerde yarım 🙂 Devamı gelmemiş her zamanki gibi. Sene 2000 sanırsam.

Bana bir öpücük verdi, sabahın o henüz kör vaktinde uğurlarken beni.

-Nereye gidiyorsun? dedi.

O an hiçbir şey söylemeyecektim, boşuna bekliyordu. Elinde tuttuğu bir dizi CD arşivini, elinden alıp arka koltuğa yığarken, ona..:

-Beni unut, dönmeyeceğim dedim…
-Hayır, seni unutamam. Gitme! dedi…

Eğer insanlar bir şeyleri bitiremezseler, başka şeylere başlayamazlardı bana göre…

Arabama bindim ve bir süre önce koltuğun üzerine bıraktığı, “Ünlü Mavi Yağmurluğu” gördüm. Arabayla ortadan yok olmaya hazırlanırken, camımın önünde duran uzun boylu bu güzel kızın eline tutuşturdum bunu…

Ve kayıplara karıştım….

Ankara’da doğalgaz çilesi…

Ankarada yaygın olarak kullanılmakta olan kartlı doğalgaz saatleri yeniyıla girerken bize eziyet eden birer makineye dönüştü. Nasıl diyeceksiniz, yapılan bir açıklama ile doğalgaza zam yapılacağı belirtild, yada öyle bir söylenti yayıldı, kaynağını bilemiyorum.

Böylece son 5 gündür videoada izleyeceğiniz yaklaşık 400 m’lik gaz alma sırası kuyruğu değişmedi. Günün her saatinde. Sabah 9 gibi bu videoyu çektim, durum vahimdi insanlara neden böyle işkence edilir dedim içimden, birçok teknoloji gelişmişken. Sabah 30 dk gibi bir sürede doğalgaz alma işlemini bitirebildim, o da sabah erken gittiğim, pazar sabahı olduğu için, arkdaşlar sabah enerjisi ile hızlı çalıştıkları için.

Vay benim memleketim 🙂

3(Three) Doors Down Cryptonite

Bu şarkı neden yok.Cryptonite… TIpkı olmak istediğim gibi. kriptonla beslenen süpermen sözler ilgisiz gerçi 🙂

I took a walk around the world to ease my troubled mind,
I left my body laying somewhere in the sands of time,
I see the world float to the dark side of the moon,
I feel there’is nothing I can do, yeah
I watched the world float to the dark side of the moon,
After all I knew it had to be something to do with you,
I really don’t mind what happens now and then, Devamını oku →

Bir kıvılcım ver bana…

thunder_mexico.jpg


Yıldırım gibi,
Göklerden gelsende sen,
Saliseler kadar birleşecek olsak da,
Dokun bana bir kez,
Ayrılacak olsakda,
Özleyecek olsamda bir sonraki gelişine kadar,

Gelişlerinde şiddeti hissedirecek kadar,
Sev beni…
Yıldırım kadar güçlü,
Yağmur kadar özleten,
Toprak kadar kabul eden,
Benim gibi sürekli fırtınalar kopartan….

Berkant 28/12/07-Ankara

Başlık bulmak zor olsa gerek…

Yazıya başlarken bir başlık gerekir, yazılarımızı yazarken bu başlıklardan yola çıkarız. Daha doğrusu daha önceden kafamızda tasarladığımız konunun tümünü kapsayacak bir kelime yada kelimeler grubu buluruz olur o grubun adı başlık. Bende yazı yazarken, bugün dikkat ettiğim yazılarıma verdiğim başlıklar benzerlikler taşıyor ve içimdekileri anlatma için aklıma gelen başlıklar hep aynı.

Kendi kendime dedim ki henüz ilerleyememişim fazlaca, yada içimdeki fırtınalarını isimleri değişmemiş Kızdım kendime yahu insan bir ikisini bari dindirir. Yok ama acı çekmekten zevk alıyorum sanırsam:) Bugünde taktım kendi başlıklarıma ama gelişme var biraz alay ediyorum. E bu devran hep böyle gidecek değil ya düzelir elbet.

Başlıklarımız neler bir bakmak lazım bu hayata ilişkin, altını doldurabileceğimiz başlıklar seçmeliyiz. Yada daha önceden seçtiklerimizi, bizim için şeçilenleri irdelemeliyiz. Bunu yapabilmek için ise irdelemeyi öğrenmek gerekli. Önce öğreneceğiz sonrada irdeleyeceğiz. Düşünüyorumda ondan sonra mutlu olmak zor olmasa gerek.

Eğer kendimizi ve kainatı tanıyarak bir seçimler grubu oluşturursak , seçimlerimiz için yola çıkarsak ve ilermeyi arzularsak geri kalanlar arkadan gelecektir. Ama birinci öncelik yön verebilmek hayata, karar verebilmek başlıklara. En önemlisi de hayatımızdan, seçimlerimiz dışında kalan ve yönümüzü saptıracak zamanımızı çalacak olanları çıkartabilmeyi başarabilmek.

Zaten yapmak istediklerimiz yapmak mümkün olmayacak. Çünkü insanların emelleri her zaman yapabileceklerinden daha ileride olacak. Dolayısı ile elimizdeki kaynaları etkin kullanmalıyız, adı gençlik olabilir, zaman olabilir, para olabilir, sağlık olabilir.

Kaynakları etkin kullanmak ise tam bir beceri meselesi. Bu konuda ayrı bir süreç gerektiriyor. Hayat bu herşey bir süreç…

Kaynaklarımızı etkin kullanbilmek dilediği ile.

Deprem oldu. 01:49…

Yazı yazarken birden bire sallanmaya başladı ev. Sonra gıcırtılı bir gitme gelme… Snler sürdü sanırsam. Genelde huzursuz olmam deprem olurken ama ayağa kaltım telefon ve cüzdanı aldım neredeyse dışarı çıkacaktım. Aşırı konsantre vaziyete yazı yazıyordum. Şu anda dengem bozuldu sanki. 🙂 deprem 5.5 büyüklüğünde 5 km derinlikte olmuş çok da küçük bir deprem değil. Haberlere baktımda şimdi.

Gerçekten boş dünya hayatı: kendimizi üzmeye, başkalarını üzmeye, kalbimize eziyet etmeye, yada dünyevi hiçbirşeye değmez. Bir deprem, bir dalga yada başka birşey alır götürür bizi. Sürekli atan bu kalbi anlamak lazım…

Yani herşeylerimizi sağlama almış olsakda bastığımız yer sağlam değil…

Geçmişler ola, Allah hepimizi korusun.

Kalp Atışları…

Dünyaya geldiğimizden beri, hatta dünyaya gelmeden atmaya başlar kalp. Dünyada başına geleceklerden habersizdir. Ne gibi sıkıntılarla karşılacak, kalbini hangi işler için yoracak. Neden kalp diyorum çünkü sadece kan pompalamak için yaratılmamıştır kalbimiz. Belkide tıp diğer bazı özelliklerini ortaya koyamadı, ama her fırsatta ağzımızdan çıkar: Kalp yarası, kalp ağrısı, kalbim sızladı, kalpsiz, iyi kalpli gibi sözler.

Demek ki kalbimiz vucudumuza kan pompalamanın haricinde bir görev daha üstlemiştir. Kalbimiz bizi ortaya koyan gerçeklerimizden önemli bir parçadır. Tıbbi olarakda istinai olarak yaratılmıştır: vucudumuzdaki bütün istemsiz (bizim isteğimize bağlı olmadan çalışan) kaslar (midemizdeki kaslar gibi) beyaz kas iken kalbimiz kırmızı kas (kolumuzdaki kaslar gibi) dokusu ile yaratılmıştır, güçlüdür dokusu ama istemsiz olarak çalışır . Dünyadaki meşakkatlere dayanmak, çok çalışmak için güçlü olmak zorundadır.

Atmaya başlar, ve ölüm gelip bizi alana kadar atar, farkında olsak da olmasakda. Kalbimiz iyi amaçlar için atarsa, kendini iyi hisseder. kötülük için atarsa kötü. Bu benim yorumun tabiki. Yaşam tarzı olarak farklı bir yol seçenler olabilir, çeşitli şekillerle. Seçme şansı, bedeni, kalbi, ruhu ve aklı olan biz insanlara aittir.

Vicdan da diyebiliriz belki kötülük ve iyilik yaparken kalbimizin dolayısıyla bizim hissettiğimiz bu duyguya. İyilik için atan yürekler temizler kendini ve temiz kalır, kötülük için attıkça ve izin verdikce kendimize, yaptığımız kötülükler için üzerine kara lekeler gelir… İnatla ısrarla bu davranışlarımıza devam edersek eğer bu kara noktalar kalbin tümünü kaplar ve artık kötüdür kalp. Simsiyahtır. Hissisleşir gördüklerine karşı, duyduklarına, yaşadıklarına karşı.

Derin bir terminoloji çizmek ne haddime kötülük ve iyilik hakkında, herkesini iyi ve kötü anlayışı başka. Bu anlayışı da temel bir biçimde insanların belirlemesi söz konusu bile olamaz, tabiki yine bence. Ama güçlü bir şekilde inandığım ise: Sadece bizi Yaratan’ın bu konuda önümüzü aydınlatabileceğidir. İnsanlar kabul etmesede şu içinde yaşadığımız dünyada bizim öğretilerimiz kaynağını burdan alır. Hangi ideoloji olursa olsun. Düşünün %99 hırsızların yaşadığı bir dünyada hırsızlık yapmayanlar “kötü”dür kimbilir. Ama şu an genel kabul gören kavram daha farklıdır ve o da kaynağını yaratılış fıtratımızdan ve bize gönderilenden gelmektedir.

Kötülük yapanlar yaptıklarının kötü olduğunu bilsede buna karşı kendilerine birer kılıf bulurlar. Şeytan bu noktada devreye girer herkese bir bahane bulmasında yardım eder. Kimi zaman gerçekten kötülüğe teşvik eder, zaafiyetlerinden yararlarnır insanların korumaya alamadıysak kendimizi. Kimi zaman kişinin kendisine yapılan haksızlıklarını kullanarak olur :”buna hakkın var sanada şöyle olmuştu” şeklinde, kimi zaman isyanlarından yararlanır benliğimizin, kimi zamansa Allah affeder diyerek.

Kalpler kirlenir, kirlenenler diğerlerini kirletmek için uğraşır. Kalpler yorulur bu devirde bence. Belki tıbben ilgisiz bir durumdur ama yediklerimiz/içtiklerimiz ve yaşam tarzımın bedenimize ve kalbimize yaptığı eziyetin yanında önemli bir etken daha var. Yaşam tarzımızın “kalbimize” yaptığı duygusal eziyetler.

Kendimize eziyet etmeyenlerden olma temennisi ile…

Berkant.